Geleceğin Yabancı Dili: Kodlama

Geçtiğimiz Mayıs ayında Economist dergisinde yayınlanan bir makalenin başlığı şöyleydi; “Dünyanın en değerli kaynağı artık petrol değil, data”.

Dijital çağın petrolü artık “data (veri)”. Dünya hızla değişiyor. Yeraltı kaynakları eski itibarını kaybediyor. Günümüzün en değerli kaynağı olarak tabir edilen “Datayı” toplamak büyük bir iş. Bunu toplamakla da iş bitmiyor, tüm bu dataları doğru şekilde analiz edebilecek, çıkarımlar yapabilecek, gerekli şekilde kullanabilecek beceriye, insan yetisine de sahip olmak gerekiyor.
Bir başka önemli detayla devam edelim. Günümüzde dünyanın en değerli markaları artık enerji, finans, otomotiv firmaları değil.

Forbes dergisinin yayınladığı dünyanın en değerli şirketleri listesinde, 2017itibarıyla dünyanın en değerli 10 şirketinin altısı teknoloji şirketi. Birinci sırada Apple, ikinci sırada Alphabet(Google), üçüncü sırada Microsoft, dördüncü sırada Facebook, altıncı sırada Amazon’un olduğu listede Samsung da onuncu sırada yer alıyor.

YAPAY ZEKA İŞLERİMİZİ ELİMİZDEN ALIYOR
Hepimiz artık biliyoruz ki “Gelecek” teknoloji üzerine kurulu. Üstelik 4. Sanayi Devrimi olarak tanımladığımız bu yeni dönemde yapay zeka pek çoğumuzun mesleğini yapma kapasitesine sahip olacak. Yoğun otomasyon sonucu pek çok sektörde milyonlarca insanın işsiz kalma ihtimali oldukça yüksek.

Bu noktada bir bilgi daha verelim; “Son dönemde sıkça dile getirilen bir öngörüye göre bugün ilkokula başlayan çocukların yüzde 65’i, üniversiteden mezun olduklarında şu anda mevcut olmayan meslekleri yapıyor olacaklar.”

Yani önümüzde bir yandan teknolojilerin yarattığı fırsatlarla dolu, ama diğer bir yandan da belirsizlik ve karmaşa içinde, kafa bulandıran bir gelecek var.

Bu yeni döneme en hızlı ve doğru şekilde adapte olmak için bizim de toplum olarak, farklı bazı meziyetlere sahip olmamız, yeni ve yüksek teknolojilerle dost olmamız, daha ötesi onların dilinden konuşmamız gerekiyor. Teknolojilerinin nimetlerinden sonuna kadar faydalanan ama bu teknolojileri sadece ithal edip kullanan değil, teknoloji üreten bir toplum haline gelmemiz çok önemli.

HEPİMİZE DÜŞEN SORUMLULUKLAR VAR
Bu noktada hem devlete, hem özel şirketlere, hem de birey olarak bizlere düşen pek çok sorumluluk var.

Devlete düşen öncelikle bitmek bilmeyen sistem, müfredat karmaşalarını sona erdirecek bir yapı oluşturmak. Gelecek vizyonu olan, dünyadaki gelişmelere paralel olarak düzenli şekilde içeriğini yenileyen, çocuklarımızı yeni dönemin yetilerine hazır şekilde yetiştirecek bir eğitim sisteminin oluşturulması gerekiyor. Bunu yaparken de artık Google’da çok rahat bulunabilecek bilgileri ezberleyen değil, bu bilgileri doğru şekilde analiz edip kullanabilecek, sorunları algılayıp çözümler üretebilecek nesiller yetiştirilmesi gerekiyor.

Yabancı dil öğrenmenin önemi yadsınamaz ama artık “kodlama / programlama” yeni yabancı dil. Basit bir dille kodlama “bilgisayar yazılımları oluşturmak için kullanılan elektronik dile” deniyor. Bugün kullanılan pek çok farklı kodlama dili var.

Makinaların dilinden anlamak için tüm çocukların “kodlama” öğrenmesi hayati öneme sahip. Milli Eğitim Bakanlığının yavaş yavaş müfredata almaya başladığı kodlama derslerinin daha yoğunlaştırılması, yaygınlaşması ve doğru bir şekilde öğretilmesi lazım. Bu aşamada da en çok yeni nesil öğretmenlere iş düşüyor sanırım.

Kodlama bilmek mesleki avantajlar sağlamak bir yana, çocuklara analitik düşünme, problem çözme, verimli çalışma, eleştirel bakabilme gibi pek çok beceri de kazandırıyor. Ama şüphesiz iş “müfredata kodlama dersi koyduk, halloldu” demekle olmuyor. Çocukların hayal kurmalarını destekleyecek bir öğrenme ve merak kültürü yerleştirmemiz büyük önem taşıyor.

Özel şirketlerin de bu teknolojik dönüşüm sürecinde yapısal olarak çevik, değişime açık, risk almaya yatkın olması gerekiyor. Dünyayı takip edip, teknolojik yeniliklere kapı açarken, insan kaynaklarının da çalışanlarını eğitimlerle destekleyecek projeler üretmesi çok önemli.

Birey olarak bizlere düşense hayatın her zaman “yeni bir öğrenme süreci” olduğunu unutmamak sanırım. Artık dijital dünyaya doğan yepyeni bir nesille karşı karşıyayız. Onların düşünme şekli, ihtiyaçları, talepleri bambaşka.

Yeni nesillerle doğru iletişim içinde olabilmek, aynı yöne bakabilmek için bizlerin de yeni dünyanın getirdiklerine adapte olmamız lazım. Hangi yaşta olursak olalım hayal etmekten, üretmekten ve soru sormaktan vazgeçmeyelim.

 

kaynak 1

kaynak 2

Wi-Fi teknolojisinin bir ayağı çukurda

Modern dünyada üç çizgisinin üçü de yanarken görülmedi mi iç huzursuzluğa neden olan Wi-Fi, yani kablosuz internet, gelecekte insan beyninin unuttuğu teknoloji çöplüğünde kendine yer bulabilir. Uzmanlara göre bunun üç nedeni var:

1) Sınırsız internet paketleri

Teknoloji piyasasına danışmanlık hizmeti sunan Boston merkezli Strategy Analytics’in uzmanlarından Barry Gilbert’a göre telefon operatörlerinin giderek genişlettiği internet paketleri sayesinde “Aman internetim bitmesin” diyerek her defasında yeni Wi-Fi’ya bağlanma endişesi giderek azalıyor.

Bloomberg’e konuşan Telecom Media Finance Associates Inc. kurucusu Tim Farrar’a göre ise stadyum ve havalanları gibi kamusal alanda kullanım alanı üçte bir oranında azaldı.

Telekomünikasyon alanında uzmanlaşmış araştırma şirketi MoffettNathanson analisti Cragi Moffett, “Müşteriler rasyonel davranıyor. Ancak daha fazla ücret ödediklerini anlayınca Wi-Fi’ya geçiyorlar” diyor.

ReporLinker’ın araştırmasına göre de cep telefonundan evinin kablosuz internetine bağlanan Amerikalıların oranı en az yüzde 40.

2) LTE teknolojisi

Dizüstü bilgisayarlardan kablosuz hoparlörlere kadar Wi-Fi hâlâ bir ihtiyaç olsa da rakip teknolojiler 20 yaşını dolduran Wi-Fi’in tahtını sallıyor. Bunlardan ilki LTE-U. (Long Term Evolution in Unlicensed Spectrum / Lisanssız Uzun Vadeli Evrim)

Normalde LTE, yani ağ teknolojilerine dayalı yüksek hızlı kablosuz veri aktarımı standardında faaliyet gösteren operatörlerin gerekli frekans lisanslarını alması gerekiyor. LTE-U ise lisanssız frekans bantlarını tanımlıyor. Bu bantlar ise WiFi ağlarının kullandığı 5GHz gibi oldukça tanıdık ve popüler bantlar. Bu bakımdan bir lisans gerektirmiyor.

Türkiye’de 4,5G teknolojisiyle giren yüksek hızlı mobil internet LTE, 2G ya da 3G gibi bağlantıların aksine, tamamen IP bazlı. Evlerimizde kullandığımız kablosuz internet yani IP tabanlı bağlantının yapabildiği her şeyi yapabilen LTE, 3G’ye oranla yaklaşık 10 kat internet hızı sağlıyor.

Son 10 yılda garaj kapısının açılması, telsiz telefonlar ve bebek monitörlerinde kullanılan LTE-U, bugün oyun konsolları, akıllı telefonlar ve laptoplarda da kullanılmaya başlandı. LTE-U teknolojisine bağlanmak için herhangi bir kullanıcı ve adına da gerek yok.

Diğer bir LTE uzantısı LAA ile de data akışı sağlanmadan önce, önce boş bir ağ (kanal) saptanıyor ve datanın bu boş kanaldan geçmesi sağlanıyor. Eğer kanallar doluysa datanın beklemesini ve herhangi bir kanal boşaldığında iletilmesini emrediyor. Düşük trafikte ise lisanssız kanal serbest bırakılıyor. Bu model ile amaçlanan WiFi data akışına zarar vermeden adil LTE-WiFi hizmeti sağlamak ve en efektif data akışını hayata geçirmek.

Donanım sağlayıcısı ve ürün geliştirici firma SpiderCloud Wireless’ın Yönetim Kurulu Başkanı Amit Jain, gelecekte 17 bin metrekarelik bir alan için 80 yerine 24 internet erişim noktasının yeterli olacağını söylüyor.

3) CBRS

Wi-Fi’yı “demode” yapma potansiyeline sahip diğer bir gelişme ise CBRS (Citizens Broadband Radio Service/ Vatandaş Genişbant Radyo Servisi)

CBRS, ABD’de ulusal savunma ve radar sistemlerini koruyan bir kablosu ağ bandı olarak geliştirildi. Nokia İnovasyon Portföy Yöneticisi Michael Peeters’a göre herkese geniş bir ağ spektrumu paylaşma imkanı veren teknoloji, fabrikalar, havaalanları ve limanlar için daha iyi bir seçenek olabilir.

CBRS, yüksek çözünürlüklü filmi bir saniyeden daha kısa sürede indirme imkanı sağlayan 5G teknolojisinin daha hızlı ve kolay kullanımını da mümkün kılacak.

 

Kaynak :  BHT

Kapağını açmadan kitabı okuyan kamera

Yüzlerce yıllık kitaplar, bazen müzelerdeki uzmanların bile zarar vermeden açıp okuması için fazla hassas olabiliyor. Ancak MIT araştırmacıları tarafından geliştirilen yeni bir kamera, kitaplara dokunmadan onları okuyabiliyor.

MIT Media Lab araştırmacılarından Barmark Heshmat bu kamera üzerine yayınlanan videoda “Kapalı bir kitabı nereye kadar okuyabileceğimizi merak ettim. Çünkü bu, bugüne kadar kimsenin denemediği bir şey” diyor.

Terahertz radyasyonu

Nature Communication dergisinde, yeni kamera ile ilgili yazılan yazıda kameranın, elektromanyetik spektrumda mikrodalga ve kızılötesi tayflarının arasında kalan terahertz ışınımını kullandığı ifade ediliyor. Radyasyon kitabın sayfaları arasından geçince cihaza belirli bir frekansta bir titreşim yansıyor. Terahertz ışınımı farklı kimyasallarla karşılaştığında farklı tepkiler veriyor. Böylece kamera karmaşık bir algoritma kullanarak yansıyan titreşimlerin hangi kelimelere denk geldiğini belirleyebiliyor.

Kamera ayrıca radyasyonun sayfalar arasındaki boşluklardan geçiş süresini de hesaplayabilecek kadar hassas sensörlere sahip. Böylece hangi kelimenin hangi sayfada olduğunu belirleyebiliyor.

9 sayfaya kadar okunabiliyor

MIT’den Barmak Heshmat, Ramesh Raskar, Albert Redo Sanchez ve Georgia Tech Üniversitesinden Justin Romberg ve Alireza Aghasi’den oluşan ekip kamera aracılığı ile şu anda bir kitabın ilk 20 sayfasındaki farklılıkları görebiliyor ve bu 20 sayfanın ilk dokuz sayfasındaki içeriği okuyabiliyor.

Araştırmacılar kamerayı geliştirerek, tüm kitabı hiçbir sayfasını çevirmeden okuyabilmeyi amaçlıyor. Böyle bir teknoloji hem eski ve hassas kitapların zarar görmeden okunmasında hem de casusluk faaliyetlerinde kullanılabilir.

 

Kaynak: World Economic Forum, Dünya Halleri